İstanbul'a büyük hayallerle gelen dört küçük çocuk, kimi zaman kaçtığımız kimi zaman özlediğimiz mekanlarımıza geri dönmek istedik. Başımızı döndüren onca bilginin ardından, hiç bir şey bilmezken, habersizken yaşadığımız kentlere baktık çocuk gözlerimizden.
Renklerimizle ve oyunlarımızla...
21 Nisan 2010 Çarşamba
Dosya: DENİZ, DATÇA ve UFAKLIK
Her ne kadar bir kentte büyümüş olsam da çocukluğuma ait en güzel, en heyecan verici ve en anlamlı sahneler hep kırdadır benim... modern hayatın değer vermediği, önemsemediği tüm o insani ilişkilerdedir benim çocukluğum… bu nedenledir ki çocukluk Datça’dır, Palamutbükü’dür benim için.
Uzun, yorucu ve mide bulandırıcı bir yolculuktan sonra (ne yazık ki artık mide bulandırıcı değil, yollarının yapılmasıyla birlikte ulaşım ve bozulma doğru orantılı bir artış gösterdi) masmavi bir denizin tepeden görülmesiyle başlar tüm macera. Hatta hemen o anda başlar, daha arabadan inmeden değişiverir şiveniz. Bir Ege şivesi oturuverir dilinize.
Arabadan inince sizi karşılayan tüm o sevecen ev halkı ve koskoca bir köy. Annemle yürüyüşe çıktığımızda yarım saatten fazla süren ve her iki adımda bir gerçekleşen “hoş geldin” seremonilerinden bıkıp surat asarak annemin eteğini “hadi hadi” diye çekiştirmelerim daha dün gibidir. Aslına bakarsanız hala daha öyledir.
Akşamları tüm köy halkının öbek öbek sahile oturup kocaman siniler içindeki kaynamış süt mısırlarıyla başlayan çay muhabbetleri ve ardından sahilde yıldızlar altındaki uyuklamaca fasılları… hatta bir seferinde dayımın benim aç gözlülüğüme kızıp (ki konu mısır olduğu zaman asla affetmem) kocaman bir mısır tepsisini önüme koyup “ye” demesine deli gibi sevindiğimi hatırlıyorum. Anneler, teyzeler, nineler sahilde otururken köyün tüm çocuklarının limanda oyunlar oynaması, ergenlerinin limanın arka taraflarına, taşların arasına saklanıp aşk yaşaması ve liman taşlarına spreylerle yazılan aşklar. Diskoda eğlenen gençler, yaş nedeniyle diskoya giremeyen taze gençlerin kendi çaplarında disko önünde yeni bir açık hava diskosu yaratmaları… ve ardından tüm köyün sabahın kör saatinde “bademe gitmek” için erkenden uykuya dalmasıyla tamamlanır bir gün.
Yeni başlayan gün, sabah-öğle ve akşamdan oluşan üç aşamalı bir zaman kavramıyla birlikte gelir. Sabah erkenden hazırlanan, bahçedeki kümesten dün ve ya bugün alınmış yumurta ve siz kalkmadan önce sağılmış, kaynatılmış mis gibi bir sütle yaparsınız kahvaltınızı. Ardından tüm aile ve pansiyondaki insanlarla birlikte gerçekleştirilen bir deniz faslı. İlk dalma çalışmaları, ahtapot yakalama çabaları, takla atmalar, amuda kalkmalar, su kaydırmacası, deve güreşi ve daha bin bir çeşit oyunla birlikte büyük arkadaşlıkların temellerini atarsınız haberiniz olmadan. Ne yazık ki bir traktör sesiyle sona erer deniz faslınız.
Dayım ve yengem bademden dönmüştür artık ve önce yemek yenip sonra da tüm ev halkının çuval çuval bademlerin başına toplanıp bunları soyması gerekmektedir. Büyük küçük herkes çuvalların başına oturur hatta pansiyonda kalanlarında eşliğiyle hoş sohbetli, şarkılı türkülü badem faslı başlar. Dedemin munzurlukları ve dayımın gülmekten yerlere yatıran hikâyeleriyle ayrı bir anlam kazanır tüm bu zaman. Ama yine de en anlamlı zaman bitiş düdüğünün çalması ve yeniden deniz faslının başlamasıdır.
Havanın hafiften kararmaya başlamasıyla birlikte deniz faslı da sona erer. Deniz kenarında yenen tüm meyvelere rağmen (ki benim favorim minik karpuzlardır, önce bir deniz topuymuş gibi oynarsınız kırılınca da vahşi bir kırkharami gibi büyük bir iştahla yersiniz) midemin zil çalması üzerine çardak altında evin hanımlarının beş çayına dahil olup, karnım doyunca ortadan kaybolup, akşam yemek saatine kadar arkadaşlarımla köyün bir ucundan bir ucuna koşturup, oyunlar oynayışım, yandaki bakkala gelen süper babanın (Şevket Altuğ) “aferin bak bugün de dişlerini fırçalamışsın” demesi için kapıda onun gelişini bekleyişlerim, tuttuğum ilk balık ve ilk balıkçılık maceralım, belki de hiç unutamadığım anıların içinde yer alır.
Babamı taklit ederek oltayı sallayıp denize doğru atmıştım, amacım denizdeki en kocaman balığı yakalamaktı, bir nevi de amacıma ulaştım hani ama balık yerine kulağımı yakalayarak. Sonra ağlayarak babamın yanına koştum ve acı içinde oltanın kancasını kulağımdan çıkartmasını bekledim. Bu kötü tecrübeye rağmen ilk balığımın büyüklüğü hiç de hafife alınır değildi. Dayım, babam, ben ve iki yakın arkadaşımdan oluşan usta balıkçılar tayfası olarak tekneyle denize açılmıştık. Boyu iki metreyi bulmayan oltalar ile ben de dâhil üç küçük afacan balık yakalamak için yoğun bir çaba içindeydik. Aradan geçen uzun bir zamandan sonra yolunu şaşırmış şaşkın bir balığın oltama takılmasıyla tüm ütopist hayallerim gerçek olmuştu. Kovadaki en büyük balığı ben tutmuştum ve bunu bütün köye de göstermiştim.
Ve şimdi benim Datça’da en çok sevdiğim zaman dilimine geliyoruz. Hava artık iyice kararıyor ve büyük bir sofra kuruluyor. Sofra en az 15 kişilik… tutulan balıklar, ahtopotlar, bahçeden yeni toplanmış bol yeşillikli bir salata ve nefis köy ekmeği… her akşam balık yemekten usanmış bir şekilde annemin tabağıma ayıkladığı balıkları kuzenin tabağına çaktırmadan transfer edişlerimin, ilk alkol deneyimlerimin sofraları bu sofralar… şarkılar, türküler, zeybekler, harmandalılar… Tüm Ege aslında o sofradadır o an…
İşte size bahsettiğim üç zaman kavramı bu şekilde tamamlanır.
Datça’da her şeyin içinde bir deniz vardır benim için. Akdeniz ve Ege’nin birleştiği noktada, Knidos’ta, babamdan dinlediğim Dorlara ve Lidya uygarlığına dair masal tadında bilgilerle antik tiyatronun taşlarına, çatılarında yürüdüğüm kente, sokaklarına senaryolar yazmaya başlayışım, Can Yücel Festivallerinde şiir, tiyatro ve dansla tanışmalarım, ilk konserlerim hatta ilk coğrafya bilgilerim hep deniz üzerinden olmuştur. İlk önce Akdeniz kıyılarındaki kentleri öğrendim sırasıyla Marmaris, Göçe, Fethiye, Gökova, Bodrum, Didim, Kuşadası… ve tabi bir de biyoloji, ahtapotların yaşam alanları, balık türleri, bir çok ot çeşidi, badem, adaçayı, zeytin, zeytinin nasıl sabuna dönüştüğü ve daha bir sürü şey.
Ne yazık ki her küçük tatil kasabasında da olduğu gibi plansız gelişen turizm sektörü, yolların yapılmasıyla artan yoğunlaşma ve kalabalık çocukluğuma dair birçok anının silinip gitmesine neden oldu. Kovalambaç oynadığımız alanlar bungalovlarla doldu, sahilde yapılan çay sohbetleri ve mısır fasılları sona erdi. Çıkan kavgalardan dolayı disko kapatıldı ve liman artık sadece bir yürüme kulvarı oldu, tüm canlılığını kaybetti. Badem ve zeytin tarları parsellenip satılmaya başlandı. Tüm değişmelerin nedeni ise sadece, kapitalist hayatın gölgesinin değmesiydi Datça’ya…
ÖYKÜ ÖZKAN
Uzun, yorucu ve mide bulandırıcı bir yolculuktan sonra (ne yazık ki artık mide bulandırıcı değil, yollarının yapılmasıyla birlikte ulaşım ve bozulma doğru orantılı bir artış gösterdi) masmavi bir denizin tepeden görülmesiyle başlar tüm macera. Hatta hemen o anda başlar, daha arabadan inmeden değişiverir şiveniz. Bir Ege şivesi oturuverir dilinize.
Arabadan inince sizi karşılayan tüm o sevecen ev halkı ve koskoca bir köy. Annemle yürüyüşe çıktığımızda yarım saatten fazla süren ve her iki adımda bir gerçekleşen “hoş geldin” seremonilerinden bıkıp surat asarak annemin eteğini “hadi hadi” diye çekiştirmelerim daha dün gibidir. Aslına bakarsanız hala daha öyledir.
Akşamları tüm köy halkının öbek öbek sahile oturup kocaman siniler içindeki kaynamış süt mısırlarıyla başlayan çay muhabbetleri ve ardından sahilde yıldızlar altındaki uyuklamaca fasılları… hatta bir seferinde dayımın benim aç gözlülüğüme kızıp (ki konu mısır olduğu zaman asla affetmem) kocaman bir mısır tepsisini önüme koyup “ye” demesine deli gibi sevindiğimi hatırlıyorum. Anneler, teyzeler, nineler sahilde otururken köyün tüm çocuklarının limanda oyunlar oynaması, ergenlerinin limanın arka taraflarına, taşların arasına saklanıp aşk yaşaması ve liman taşlarına spreylerle yazılan aşklar. Diskoda eğlenen gençler, yaş nedeniyle diskoya giremeyen taze gençlerin kendi çaplarında disko önünde yeni bir açık hava diskosu yaratmaları… ve ardından tüm köyün sabahın kör saatinde “bademe gitmek” için erkenden uykuya dalmasıyla tamamlanır bir gün.
Yeni başlayan gün, sabah-öğle ve akşamdan oluşan üç aşamalı bir zaman kavramıyla birlikte gelir. Sabah erkenden hazırlanan, bahçedeki kümesten dün ve ya bugün alınmış yumurta ve siz kalkmadan önce sağılmış, kaynatılmış mis gibi bir sütle yaparsınız kahvaltınızı. Ardından tüm aile ve pansiyondaki insanlarla birlikte gerçekleştirilen bir deniz faslı. İlk dalma çalışmaları, ahtapot yakalama çabaları, takla atmalar, amuda kalkmalar, su kaydırmacası, deve güreşi ve daha bin bir çeşit oyunla birlikte büyük arkadaşlıkların temellerini atarsınız haberiniz olmadan. Ne yazık ki bir traktör sesiyle sona erer deniz faslınız.
Dayım ve yengem bademden dönmüştür artık ve önce yemek yenip sonra da tüm ev halkının çuval çuval bademlerin başına toplanıp bunları soyması gerekmektedir. Büyük küçük herkes çuvalların başına oturur hatta pansiyonda kalanlarında eşliğiyle hoş sohbetli, şarkılı türkülü badem faslı başlar. Dedemin munzurlukları ve dayımın gülmekten yerlere yatıran hikâyeleriyle ayrı bir anlam kazanır tüm bu zaman. Ama yine de en anlamlı zaman bitiş düdüğünün çalması ve yeniden deniz faslının başlamasıdır.Havanın hafiften kararmaya başlamasıyla birlikte deniz faslı da sona erer. Deniz kenarında yenen tüm meyvelere rağmen (ki benim favorim minik karpuzlardır, önce bir deniz topuymuş gibi oynarsınız kırılınca da vahşi bir kırkharami gibi büyük bir iştahla yersiniz) midemin zil çalması üzerine çardak altında evin hanımlarının beş çayına dahil olup, karnım doyunca ortadan kaybolup, akşam yemek saatine kadar arkadaşlarımla köyün bir ucundan bir ucuna koşturup, oyunlar oynayışım, yandaki bakkala gelen süper babanın (Şevket Altuğ) “aferin bak bugün de dişlerini fırçalamışsın” demesi için kapıda onun gelişini bekleyişlerim, tuttuğum ilk balık ve ilk balıkçılık maceralım, belki de hiç unutamadığım anıların içinde yer alır.
Babamı taklit ederek oltayı sallayıp denize doğru atmıştım, amacım denizdeki en kocaman balığı yakalamaktı, bir nevi de amacıma ulaştım hani ama balık yerine kulağımı yakalayarak. Sonra ağlayarak babamın yanına koştum ve acı içinde oltanın kancasını kulağımdan çıkartmasını bekledim. Bu kötü tecrübeye rağmen ilk balığımın büyüklüğü hiç de hafife alınır değildi. Dayım, babam, ben ve iki yakın arkadaşımdan oluşan usta balıkçılar tayfası olarak tekneyle denize açılmıştık. Boyu iki metreyi bulmayan oltalar ile ben de dâhil üç küçük afacan balık yakalamak için yoğun bir çaba içindeydik. Aradan geçen uzun bir zamandan sonra yolunu şaşırmış şaşkın bir balığın oltama takılmasıyla tüm ütopist hayallerim gerçek olmuştu. Kovadaki en büyük balığı ben tutmuştum ve bunu bütün köye de göstermiştim.
Ve şimdi benim Datça’da en çok sevdiğim zaman dilimine geliyoruz. Hava artık iyice kararıyor ve büyük bir sofra kuruluyor. Sofra en az 15 kişilik… tutulan balıklar, ahtopotlar, bahçeden yeni toplanmış bol yeşillikli bir salata ve nefis köy ekmeği… her akşam balık yemekten usanmış bir şekilde annemin tabağıma ayıkladığı balıkları kuzenin tabağına çaktırmadan transfer edişlerimin, ilk alkol deneyimlerimin sofraları bu sofralar… şarkılar, türküler, zeybekler, harmandalılar… Tüm Ege aslında o sofradadır o an…
İşte size bahsettiğim üç zaman kavramı bu şekilde tamamlanır.
Datça’da her şeyin içinde bir deniz vardır benim için. Akdeniz ve Ege’nin birleştiği noktada, Knidos’ta, babamdan dinlediğim Dorlara ve Lidya uygarlığına dair masal tadında bilgilerle antik tiyatronun taşlarına, çatılarında yürüdüğüm kente, sokaklarına senaryolar yazmaya başlayışım, Can Yücel Festivallerinde şiir, tiyatro ve dansla tanışmalarım, ilk konserlerim hatta ilk coğrafya bilgilerim hep deniz üzerinden olmuştur. İlk önce Akdeniz kıyılarındaki kentleri öğrendim sırasıyla Marmaris, Göçe, Fethiye, Gökova, Bodrum, Didim, Kuşadası… ve tabi bir de biyoloji, ahtapotların yaşam alanları, balık türleri, bir çok ot çeşidi, badem, adaçayı, zeytin, zeytinin nasıl sabuna dönüştüğü ve daha bir sürü şey.
Ne yazık ki her küçük tatil kasabasında da olduğu gibi plansız gelişen turizm sektörü, yolların yapılmasıyla artan yoğunlaşma ve kalabalık çocukluğuma dair birçok anının silinip gitmesine neden oldu. Kovalambaç oynadığımız alanlar bungalovlarla doldu, sahilde yapılan çay sohbetleri ve mısır fasılları sona erdi. Çıkan kavgalardan dolayı disko kapatıldı ve liman artık sadece bir yürüme kulvarı oldu, tüm canlılığını kaybetti. Badem ve zeytin tarları parsellenip satılmaya başlandı. Tüm değişmelerin nedeni ise sadece, kapitalist hayatın gölgesinin değmesiydi Datça’ya…
ÖYKÜ ÖZKAN
Dosya: BİR VARMIŞ BİR "YOK"MUŞ
Yeşildir benim çocukluğumun kenti… Bursa’da daha önce hiç bulunmamış biri, Uludağ’ın eteklerine kurulmuş, yeşil ve dört tarafı evliyalarla çevrili bu kentte mistik bir huzur bulabilir. Hamamlarında terleyebilir ya da karında üşüyebilir. Yeşil Cami’nin çinilerine “vay be” diyip, Ulucami’deki yeşil vav’ın önünde Hızır’ı bekleyebilir . Doğayı ve insan ruhunu bütünleştirebilir.
Orada doğup büyümeseydim, Bursalıları tanımasaydım ya da çıkarıp atsaydık Bursa’dan insanları sadece doğa ve türbeler kalsaydı ve ben bir gezgin olarak uğrasaydım boş Kozahan’a yani insansız bir kent düşleyebilseydik inanıyorum çok severdim Bursa’yı. Nitekim insansız bir Bursa düşlemeyi beceremedim, Bursa’sız bir Gizem düşlemeyi denedim ve gittim…
Orada yaşadığın 20 yıl boyunca her gün gözünün önünde mekanlar anılarla ağırlaşmışken ve ağırlıkları can yakarken ne kadar mümkün olur ki sadece gitmekle bir şehrin imgelerinden kurtulmak? Hele çocukluğunda bu şehirde oyun oynadıysan.
***
Dedelerimin dedeleri Osmanlı Bursa’yı aldığı zamanlarda Uludağ’ın eteklerinde yaşarlarmış. Bursa başkent olduğunda padişahın saraylarında güreş tutmaya başlamışlar. Çok “kıyıcı” güreştikleri için padişah onlara kıyıcı lakabını vermiş. O günden bu güne kıyıcı kıygıya türemiş soyadımız olmuş. Babam çok büyük bir gururla anlatmıştı bu hikayeyi bana, sonra tanışıp eve getirdiğim arkadaşlarıma ve onların ailelerine… Bu aslını hiçbir zaman araştırmayacağım soyluluk hali saraydan yapışmış babama göre ailemize. Eski Bursalılar ve Bursa’daki esnaflar birbirlerini tanırlar. Evliya kentine yaraşır(!) bir şekilde de muhafazakardırlar.
Kent ve babama göre kentli olma -Bursalı olma, Bursa’da bu aileden biri olma- kavramı çocukluğumdan kazınmaya çalışıldı aklıma. Sözler yaşıma göre seçilmeden, ses tonu yumuşatılmadan. Bayramlarda babaanneme gittiğimizde önce şanlı tarihimizden ne kadar tanındığımızdan bahsedilirdi. Sonra döner dolaşır genç nesile gelirdi konu: “ Aman bize laf getirmeyin. Erkeklerle tek dolaşmayın. Bütün ‘şehir’ arkamızdan konuşur sonra.” Bu konuşmalar yapılırken oldukça küçük bir çocuktum ben. Annem durumun vahimliğini farkedip beni uzaklaştırmaya çalışırdı. Senede iki gün ( ramazan bayramı ve kurban bayramının ilk günleri) dinlerdim aynı baskıcı ses tonunda aynı çirkin kelimeleri. Diğer günlerde ise güzeldi Bursa çocukluğumda.
Eski Bursa Cezaevi’nin tam arkasındaydı evimiz. Küçük bir apartmanda 8 tane kız çocuğu araba tamircilerinin olduğu küçük sokakta ip atlardık. İp atladığım o küçük sokaktan dolayı çok severim sokak kelimesini. Cadde ve sokak iki ayrı kavramdır bizim dilimizde (ingilizcede sadece streettir bunun karşılığı). Sokaktan daha az araba geçer, çocuklar oyun oynarlar ve komşu teyzeler camdan cama konuşabilirler. İnsan içindir sokak. Fakat cadde arabalar içindir. Çocukken sadece sokakta oynamamıza izin vardı. Sokağımızın üst tarafındaki caddeye çıkmamız yasaktı. Saklıca kaçıp caddeden ilk karşıya geçtiğimde çok korkmuştum ve çok heyecanlanmıştım. Önce sola sonra sağa bakarak yolun karşısına geçtiğimde başardım diyip çok gurur duymuştum kendimle ama iş geri dönmeye gelince aynı korkuya dayanamayıp ağlamaya başlamıştım (6 yaşındaydım henüz), sonra bıyıklı bir amca bolca azarla elimden tutup geçirmişti. Koşa koşa anneme ispiyonlamıştım kendimi.
Kültür Park vardı sonra. 10 kuruş değerindeki(içeri 10 kuruşluk bilet alınarak girilir.) büyük gezinti alanı. Dayım, teyzem, annem ve anneannemle birlikte giderdik Kültürparka. Annemler çekirdek çitlerlerdi ben de çimlerde top oynardım. Daha da küçükken annemin elinden kurtulduğum gibi koşmaya başlarmışım Kültürpark’ta, ancak düştüğümde yakalayabilirlermiş beni. Lunapark vardı Kültür Park’ın içinde. Hep aynı palyaçoya binmek için tutturup hep de ağlardım korkudan. Hala durur o palyaço orda.
Babam lunaparkın sesini ve heyecanını kaldıramadığı için sokmazdı beni. Onunla parka gittiğimizde hep Özgen çaybahçesine giderdik, ben Özgen’deki at salıncaklara binmeye çalışırken o geleceğimi nasıl yönlendirmem gerektiği konusunda uzun uzun nutuklar çekmeye çalışır ve kendine göre önemli insanlarla tanıştırırdı (Öp bakalım bilmem ne amcanın elini durumu. “Aman da ne hanım kız” amcaların gerçek yüzünü görmek için 15 yaşımı bekleyecektim.) O yüzden hiç sevmem Özgen’i. Babamla kültürparktaki sayılı güzel anımızdan bir tanesi beni suni gölette kayık gezisine çıkarmasıydı. Annem göletteki suda kurbağalar olduğu için suya dokunmama izin vermezdi ama babam izin vermişti ben de çok mutlu olmuştum.
Suların orası vardı (bizim ailenin dilinde böyle. Buraya herkes farklı bir isim verir havuzlu park vs. Ulucami, Orhan Cami ve Kozahanın ortasında kalan meydandır, eskiden su fiskiyeleri vardı şimdi yok ama adı hala değişmedi.). Çarşıya pazara gittiğimizde annemler havuzun etrafında soluk alırlardı ben de havuzun kenarında oynardım.
Büyüyüp okul telaşına kapıldığımızda kentin içindeki bu güzel mekanların anlamları değişmeye başladı benle birlikte. Artık başarı denilen şey çişimi söylemeyi başarmam ya da caddeden karşıya geçmem değildi. Babamın tanıştırdığı amcalar yanaklarımın tombulluğuna bakıp “aman da ne hanım kız” demiyorlardı artık. Çocukluğumda yalnızca senede iki gün süren can sıkıcı konuşmalar hayatımı kaplıyordu yavaştan. Büyüdüğüm, ip atladığım sokakta araba tamircileri olduğu için kıyafet kısıtlamalarıyla başladı her şey. Çocukluğumda pat pat koştuğum Kültür Park’a hiçbir zaman arkadaşlarımla gidemedim. Çünkü büyüklerin gözünde Kültürpark gençlerin yiyişme alanıydı artık. Suların orda ise 50 tane tanıdık okulumdan başlayıp saç modelime doğru devam eden kırk soruyla beni yargılamaya başlamışlardı. Hiçbir öğretmenim ya da bulunduğum sosyal ortamlarda kimse bana adımla hitap etmezdi, sadece soyadım vardı. Her yerde beni tanıyan gözler vardı, her yere soyadım ve ailemin kimliği benden önce giriyordu. Ve Bursa babamın muhafazakar gölgesinde kendimi varetmeye çabaladığım bir mücadele alanıydı artık benim için.
Özellikle 15 yaşından sonra Bursa içindeki tek özgürlük alanım Arap Şükrü Sokağı oldu. Altıparmak caddesinin üzerinde olan meyhanelerle ve küçük rock kafelerle dolu olan bu sokağa her girdiğimde zincirlerimden kurtulmuş gibi hissederdim kendimi(Bursa’ya her gittiğimde sadece orayı özlediğimi farkediyorum). Balık ve anason kokuları o sokağı bana özel kılardı çünkü babam bu ikili yüzünden asla geçmezdi oradan( hala oraya oturup içememiş olmam da büyük bir ironidir benim için.)
Daha çok şey vadır mutlaka anlatılacak. Büyüdüm mü bilmiyorum ama Bursa 15 yaşıma girdiğimde çocukluğuma özgü mekanları aldı benden. Bir anlamda büyümüş saydı beni. Kanun da 18 yaşını geçtiysen oldun artık sen diyor. Annem bu durumu kabullenmemekte ısrarcı her anne gibi. Babam büyüdüğümü kabulleniyor ama sorsanız daha 17 yaşında der. İstanbul bana 40 yaşındaymışım gibi muamele ediyor. Ben büyümeye her yaklaştığım adımda korkuyorum sokaklarımı, mekanlarımı kaybetmekten. Sorularla devam ediyor büyüme, giderek zorlaşan sorularla…
Bursa şehri dediğim şey Bursa’da yaşayan insanlar mı, yoksa Bursa’nın mekanları mı? Ve hangisini özlüyor çocukluğum, hangi özgürlüğünü özlüyor yeşil prangalı şehrinde?
1-Ulucami hat yazılarıyla süslüdür. Bunların içinde yeşil vav’ın hikayesi vardır. Bir kuşluk vaktinde Hızır’ın burada belirip namaz kıldığını iddia edenler olmuştur. Bu yüzden acil çözülmesi gereken sıkıntısı olan insanlar yeşil vav’ın önende Hızır’ı bekleyerek namaz kılarlar.
GİZEM KIYGI
Orada doğup büyümeseydim, Bursalıları tanımasaydım ya da çıkarıp atsaydık Bursa’dan insanları sadece doğa ve türbeler kalsaydı ve ben bir gezgin olarak uğrasaydım boş Kozahan’a yani insansız bir kent düşleyebilseydik inanıyorum çok severdim Bursa’yı. Nitekim insansız bir Bursa düşlemeyi beceremedim, Bursa’sız bir Gizem düşlemeyi denedim ve gittim…
Orada yaşadığın 20 yıl boyunca her gün gözünün önünde mekanlar anılarla ağırlaşmışken ve ağırlıkları can yakarken ne kadar mümkün olur ki sadece gitmekle bir şehrin imgelerinden kurtulmak? Hele çocukluğunda bu şehirde oyun oynadıysan.
***
Dedelerimin dedeleri Osmanlı Bursa’yı aldığı zamanlarda Uludağ’ın eteklerinde yaşarlarmış. Bursa başkent olduğunda padişahın saraylarında güreş tutmaya başlamışlar. Çok “kıyıcı” güreştikleri için padişah onlara kıyıcı lakabını vermiş. O günden bu güne kıyıcı kıygıya türemiş soyadımız olmuş. Babam çok büyük bir gururla anlatmıştı bu hikayeyi bana, sonra tanışıp eve getirdiğim arkadaşlarıma ve onların ailelerine… Bu aslını hiçbir zaman araştırmayacağım soyluluk hali saraydan yapışmış babama göre ailemize. Eski Bursalılar ve Bursa’daki esnaflar birbirlerini tanırlar. Evliya kentine yaraşır(!) bir şekilde de muhafazakardırlar.
Kent ve babama göre kentli olma -Bursalı olma, Bursa’da bu aileden biri olma- kavramı çocukluğumdan kazınmaya çalışıldı aklıma. Sözler yaşıma göre seçilmeden, ses tonu yumuşatılmadan. Bayramlarda babaanneme gittiğimizde önce şanlı tarihimizden ne kadar tanındığımızdan bahsedilirdi. Sonra döner dolaşır genç nesile gelirdi konu: “ Aman bize laf getirmeyin. Erkeklerle tek dolaşmayın. Bütün ‘şehir’ arkamızdan konuşur sonra.” Bu konuşmalar yapılırken oldukça küçük bir çocuktum ben. Annem durumun vahimliğini farkedip beni uzaklaştırmaya çalışırdı. Senede iki gün ( ramazan bayramı ve kurban bayramının ilk günleri) dinlerdim aynı baskıcı ses tonunda aynı çirkin kelimeleri. Diğer günlerde ise güzeldi Bursa çocukluğumda.
Eski Bursa Cezaevi’nin tam arkasındaydı evimiz. Küçük bir apartmanda 8 tane kız çocuğu araba tamircilerinin olduğu küçük sokakta ip atlardık. İp atladığım o küçük sokaktan dolayı çok severim sokak kelimesini. Cadde ve sokak iki ayrı kavramdır bizim dilimizde (ingilizcede sadece streettir bunun karşılığı). Sokaktan daha az araba geçer, çocuklar oyun oynarlar ve komşu teyzeler camdan cama konuşabilirler. İnsan içindir sokak. Fakat cadde arabalar içindir. Çocukken sadece sokakta oynamamıza izin vardı. Sokağımızın üst tarafındaki caddeye çıkmamız yasaktı. Saklıca kaçıp caddeden ilk karşıya geçtiğimde çok korkmuştum ve çok heyecanlanmıştım. Önce sola sonra sağa bakarak yolun karşısına geçtiğimde başardım diyip çok gurur duymuştum kendimle ama iş geri dönmeye gelince aynı korkuya dayanamayıp ağlamaya başlamıştım (6 yaşındaydım henüz), sonra bıyıklı bir amca bolca azarla elimden tutup geçirmişti. Koşa koşa anneme ispiyonlamıştım kendimi.
Kültür Park vardı sonra. 10 kuruş değerindeki(içeri 10 kuruşluk bilet alınarak girilir.) büyük gezinti alanı. Dayım, teyzem, annem ve anneannemle birlikte giderdik Kültürparka. Annemler çekirdek çitlerlerdi ben de çimlerde top oynardım. Daha da küçükken annemin elinden kurtulduğum gibi koşmaya başlarmışım Kültürpark’ta, ancak düştüğümde yakalayabilirlermiş beni. Lunapark vardı Kültür Park’ın içinde. Hep aynı palyaçoya binmek için tutturup hep de ağlardım korkudan. Hala durur o palyaço orda. Babam lunaparkın sesini ve heyecanını kaldıramadığı için sokmazdı beni. Onunla parka gittiğimizde hep Özgen çaybahçesine giderdik, ben Özgen’deki at salıncaklara binmeye çalışırken o geleceğimi nasıl yönlendirmem gerektiği konusunda uzun uzun nutuklar çekmeye çalışır ve kendine göre önemli insanlarla tanıştırırdı (Öp bakalım bilmem ne amcanın elini durumu. “Aman da ne hanım kız” amcaların gerçek yüzünü görmek için 15 yaşımı bekleyecektim.) O yüzden hiç sevmem Özgen’i. Babamla kültürparktaki sayılı güzel anımızdan bir tanesi beni suni gölette kayık gezisine çıkarmasıydı. Annem göletteki suda kurbağalar olduğu için suya dokunmama izin vermezdi ama babam izin vermişti ben de çok mutlu olmuştum.
Suların orası vardı (bizim ailenin dilinde böyle. Buraya herkes farklı bir isim verir havuzlu park vs. Ulucami, Orhan Cami ve Kozahanın ortasında kalan meydandır, eskiden su fiskiyeleri vardı şimdi yok ama adı hala değişmedi.). Çarşıya pazara gittiğimizde annemler havuzun etrafında soluk alırlardı ben de havuzun kenarında oynardım.
Büyüyüp okul telaşına kapıldığımızda kentin içindeki bu güzel mekanların anlamları değişmeye başladı benle birlikte. Artık başarı denilen şey çişimi söylemeyi başarmam ya da caddeden karşıya geçmem değildi. Babamın tanıştırdığı amcalar yanaklarımın tombulluğuna bakıp “aman da ne hanım kız” demiyorlardı artık. Çocukluğumda yalnızca senede iki gün süren can sıkıcı konuşmalar hayatımı kaplıyordu yavaştan. Büyüdüğüm, ip atladığım sokakta araba tamircileri olduğu için kıyafet kısıtlamalarıyla başladı her şey. Çocukluğumda pat pat koştuğum Kültür Park’a hiçbir zaman arkadaşlarımla gidemedim. Çünkü büyüklerin gözünde Kültürpark gençlerin yiyişme alanıydı artık. Suların orda ise 50 tane tanıdık okulumdan başlayıp saç modelime doğru devam eden kırk soruyla beni yargılamaya başlamışlardı. Hiçbir öğretmenim ya da bulunduğum sosyal ortamlarda kimse bana adımla hitap etmezdi, sadece soyadım vardı. Her yerde beni tanıyan gözler vardı, her yere soyadım ve ailemin kimliği benden önce giriyordu. Ve Bursa babamın muhafazakar gölgesinde kendimi varetmeye çabaladığım bir mücadele alanıydı artık benim için.
Özellikle 15 yaşından sonra Bursa içindeki tek özgürlük alanım Arap Şükrü Sokağı oldu. Altıparmak caddesinin üzerinde olan meyhanelerle ve küçük rock kafelerle dolu olan bu sokağa her girdiğimde zincirlerimden kurtulmuş gibi hissederdim kendimi(Bursa’ya her gittiğimde sadece orayı özlediğimi farkediyorum). Balık ve anason kokuları o sokağı bana özel kılardı çünkü babam bu ikili yüzünden asla geçmezdi oradan( hala oraya oturup içememiş olmam da büyük bir ironidir benim için.)
Daha çok şey vadır mutlaka anlatılacak. Büyüdüm mü bilmiyorum ama Bursa 15 yaşıma girdiğimde çocukluğuma özgü mekanları aldı benden. Bir anlamda büyümüş saydı beni. Kanun da 18 yaşını geçtiysen oldun artık sen diyor. Annem bu durumu kabullenmemekte ısrarcı her anne gibi. Babam büyüdüğümü kabulleniyor ama sorsanız daha 17 yaşında der. İstanbul bana 40 yaşındaymışım gibi muamele ediyor. Ben büyümeye her yaklaştığım adımda korkuyorum sokaklarımı, mekanlarımı kaybetmekten. Sorularla devam ediyor büyüme, giderek zorlaşan sorularla…
Bursa şehri dediğim şey Bursa’da yaşayan insanlar mı, yoksa Bursa’nın mekanları mı? Ve hangisini özlüyor çocukluğum, hangi özgürlüğünü özlüyor yeşil prangalı şehrinde?
1-Ulucami hat yazılarıyla süslüdür. Bunların içinde yeşil vav’ın hikayesi vardır. Bir kuşluk vaktinde Hızır’ın burada belirip namaz kıldığını iddia edenler olmuştur. Bu yüzden acil çözülmesi gereken sıkıntısı olan insanlar yeşil vav’ın önende Hızır’ı bekleyerek namaz kılarlar.
GİZEM KIYGI
Dosya: ÇOK KİŞİSEL İZMİR
Ne desem klişe aslında. Oysa anlatmak istediğim çok basit bir şey. Küçük bir itiraf, ancak sarılık aşısı kadar acıtacak bir itiraf, bir seferde tamamlanan, kısa ve öz, “bir daha sarılık olmayacaksın”.
Aslında aradan kısa bir zaman geçti ama aklımda kalan bir zaman yediğim bir dondurmanın tat imgesi kadar uçucu, bir görüntü bile yok belleğimde zorla tutulmuş.
Akışkandır zaten bellek. Oldukça da loş. (Bir seferinde bir fotoğrafçı okulumuzda konferans vermişti. “Fotoğrafın keşfinden önce bellek var mıydı? Ya da nasıldı?” diye sormuştu. Büyük bir özgüvenle “tabii ki vardı” demiştim. Anılar kayıt altına alınmadan da vardırlar. Hem anı dediğin görüntü müdür? Kör doğsak anımız olmayacak mıydı?)
Size İzmir’i anlatacağım. Hatırladığım kadarıyla. Ki ne yazık ki çok az hatırlıyorum.
İzmir kronolojik öz tarihimde ikiye bölünür. Bu bölünmeden önce çok az anı vardır. (Hem zaten “Angela’nın Külleri”nde öyle yazmaz mı? “Ancak mutsuz çocuklukların anısı kalır.”) Tat imgesinden de uçucudur artık bu anılar, neredeyse bir dokunuşun ürpertisi kadar anımsamaya gelmeyen anlardır. Annemle Bostanlı’ya gidişimizi, bana diş fırçası alışımızı ve annemin bana “aferin, bugün çok uslu durdun” deyişini, Karşıyaka’da Yalıboyu Apartmanı’nda sahil yolunun inşaatından dolayı balkona çıkamayışımızı (hâlbuki ev denize körfeze bir taş atımı mesafede diye, büyük özverilerle alınmıştı ben doğmadan önce), annemin bana, bize balkonu haram eden ve daha da edecek olan aletlerin adlarını öğretişini (buldozer, ekskavatör, vinç…), Göztepe’de akşamüstü otobüs durağına yürürken sarhoş bir sürücünün kontrolü kaybetmesi sonucu göğüs kafesi ve kafatası ezilerek ölen (yani böcek gibi ezilen) kardeşim bildiğim arkadaşımla beş yaşında ilk defa Karşıyaka Çarşısı’nda sinemaya götürülüşümüzü (Aslan Krala gitmiştik), Bostanlı’da aldığım bir org dersinde pencereden gördüğüm küçücük parkın mor banklarının bana nedense çok uçuk gelişini, babamın bana vapuru öğretmek için bir cumartesi günü beni Pasaport İskelesi’ne geçirişini ve rastgele bir kuyumcu vitrininden öylesine istediğim bir kolye ucunun (gümüşten, bütün eklemleri oynayan bir palyaçoydu) babam tarafından ikiletmeden alınışını, Yalıboyu Apartmanı’nın arka balkonundan görünmeyen her yeri ve arka balkonda ben oyun oynarken karşı balkondan benimle konuşan teyzeyi, salonun penceresinden bakarken sahil yolunun karşısında gördüğüm pamuk şekerciyi “şeker” diye tutturduğum için cümle alem balkondan bağırarak çağırışımızı, her okul dönüşü dondurma aldığım bakkalı, ben orta ikideyken ilk ve son kez yağan karı (ki bu bir şenliktir aslında, “İzmir’de kar var!”, saat kulesi ve palmiyelerde kar, neredeyse fantastik bir görüntü), orta sonda iyi geçen bir dershane sınavının sonunda yağmur altında eve dönmek için çıkmışken ailemin köşe başında habersiz belirip beni sinemaya götürüşünü…
Sonra ikinci kısım var aklımda. Burası Mavişehir. Duvarları olmasa da güvenlik görevlileri olan bir site. (Toplu konut deliliği yeni başlıyor, “kent içinde bir huzur yuvası”. EGS park, sabah mahmurluğu ve her şeyin sona erdiği hissi. Daha doğrusu “yeni hiçbir şey olmayacak” hissi. Hep İzmir de uyanacağım gibi, hep Altınyol’dan eve varacağım gibi, hep en fazla Pan Kitapevi’nde zaman geçireceğim gibi, hep aynı şeylere sinirleneceğim gibi, burada boğuluyormuşum gibi.)
Yaşlandım hâlbuki ben İzmir’de. Ben kendimi bilecek yaştayken Karşıyaka İskelesi’nin üst katı kocaman bir kitapçıydı, dört katlı, en alt katta dergiler, orta katta kitaplar ve CD’ler, bir üst katta sadece kitaplar vardı, en üst katta ise küçücük bir sinema (bu sinema sadece güzel olduğuna inandığı filmleri gösterirdi ve yeni film alma zahmetine pek girmezdi, Titanic’i bir iki sene göstermişlerdi) Sonra zaman geçti alt kat dekoratif mobilya mağazası oldu. Zaman geçti orta kat önce kafe, sonra atari salonu sonra başka bir şey oldu. Sonra daha da zaman geçti satıldı kentin gözündeki kitap evi Garanti Bankası oldu. Ve böylece Karşıyaka Çarşısı’nın girişi, yani şu boğumlu kentin en kızgın noktası gerçek bir kapital üçgen içinde kaldı: bir ucu eski Yapı Kredi yeni Akbank, bir ucu İş Bankası, bir ucu Garanti Bankası.
Ya da mesela Mavişehir’in ortasındaki büyük çocuk parkında şimdi işlevsiz bir şemsiye gibi duran ve şu an her çocuk için işlevi bir muamma olan eski dönme dolap iskeletini tanıyan son insanlardanım. Sonra Mavişehir’de bakkal bile olmadığı zamanları bilirim. Her şey için en yakın Bostanlı’ya uzanmak gereken zamanları, sonra yavaşça önce Kipa, sonra Egs, sonra CarfourSA’nın açılışını, Mavişehir’in başka toplu konut alanlarıyla çevrelenmesini, Atakent ile Mavişehir’in arasında kalan yeşil kavşak karnında otlayan gecekondu kaçkını yılkı atlarını, sarhoş sürücülerin o atlara çarpmasını ve hep böyle uzayıp giden noktasız virgülsüz esnetilen Ege usulü zaman darlığını ve mekân kıtlığını…
Zamanın bu süre gidişi içinde belleğimde bir kırılma var. Kenti algılamamla ilgili büyük bir kırılma. Alışkanlıkla sevilip benimsenen bir yerin nasıl nefrete dönüşebildiğinin açıklaması. Bir anlama noktası belki, Dostoyevski’ye göre sara krizine girmeden önce algıların açıldığı o son saniye, bana göre bir boşluk anı – kulak çınlamasının bir anlığına her şeyi silmesi gibi. Kim demişti çocuklar ilk hayal kırıklığında büyür diye?
Boş bir an var sonra. Tavana bakıyorum. Sanırım bir elektro şoktan sonra bilinç kapalı ama gözler açıkken insan tavana böyle bakar. Sonra bir bilyenin yere düşme zorunluluğu gibi öfkeleniyorum. Öfkeyi o gün öğreniyorum.
Ve sonra İzmir. Büyük harflerle İZMİR, küçük harflerle izmir, tabelalarda İzmir, yerde ve gökte, her yerimi bir sur duvarı gibi çeviren ve dişlerimden parmaklarıma her yerimi kilitleyen İzmir.
İzmir.
Oysa İlhan Berk ne denli sevgiyle anlatı Uzun Bir Adam’da İzmir’i. Bir arkadaşıyla bisiklet çalıp Manisa’dan üç saatte gitmişlerdir yeniyetmelikte İzmir’e ve bu şehirde görmüştür denizi ilk ve hiç şaşırmamıştır hep resimlerinde boyadığı için denizi. Babam için de özgürlüktür burası, çalışan tek akrabalarını sömürmeyi analık, kardeşlik, teyzelik, amcalık bilen bir ordu insandan, Bergama’dan kaçıp gelinen yerdir İzmir. Üniversiteye gelenler için, umut ederek hemşeri yanına göçenler için, gericilikten çok korkanlar için, ne çok insan, ne çok insan için özgürlüktür benim pranga bildiğim ve hiç de öyle hasretinden prangalar eskitmediğim bu yer.
Size ne güzel şeyler anlatabilirdim oysaki değil mi? Kent melankolisinden vururdum kendimi aşağı, akşamüstü yalnızlığından çıkardım, Kordon’da gayet kamusal ot içen tüm insanlara sevgilerimi iletir, Kıbrıs Şehitleri’nin çakma punklarını yanaklarından öper, Karşıyaka holiganlarıyla beraber gece yarısı Göztepe’ye sprey boyayla baskına gider ve duvarlardaki tüm Göztepe yazılarındaki “z”leri “t” yapar, eve “kız arkadaşında ders çalıştıktan sonra sabah erkenden dönen” daha on sekiz olmamış küçük kızların saçını çeker, Alsancak İskele’sinde gitar çalan ayağı aksak abiye ne kadar bozukluk varsa verir, bütün gün bir baltaya sap olmaya mecali olmayanlar gibi dolanıp dururdum. Size 121 numaralı otobüsü (ki çok ayrı bir yazı konusudur kendisi), bisiklete binmeyi, Alsancak BugerKing’de başlayan ve biten orta sınıfa mensup ergenlerin aşk çokgenlerini, Yakın Kitapevi’nden el yapımı cam divit satın almayı, Dantel Sokak’a sapmayı, Kıbrıs Şehitleri’ndeki sokak tiyatrolarını ve güneşli günlerde bilmem hangi örgütün yaptığı yere oturup kitap okuma eylemlerinin muhteşemliğini, güneşli günleri, Fiesta Kafe’de fal baktırmayı, Gazi Kadınlar Sokağını, Viran Gönüller Kahvesini, Konak Meydanı’ndan Karşıyaka vapuruna yetişmek için koşarken kumru alamamanın acısını, Bostanlı sahilinde pelikanları izlemeyi, İzmir’in çok sakıngan baharını sadece pembe-beyaz çiçek açan badem ağaçlarından anlayabileceğinizi (doğru ya, ben İstanbul’a gelene kadar bahar diye bir mevsimin neden ayrı bir adı olduğunu hiç anlayamamıştım) … anlatabilirdim evet.
Ama üzgünüm, bunları anlatasım yok. Size ne İzmir’in ölümcül cazibesini (gerçek bir emeklilik hayali), ne İzmir’in kuytusunu, ne de ayazını (el ayak kesen, şehvetten delirmiş gibi dudak patlatan ayazını) anlatasım var…
Gidince kendiniz öpüşürsünüz palmiye ağaçlarının altında. Canınızın çektiği gibi âşık olur, gece bağırabildiğiniz kadar bağırırsınız, olur çünkü bunlar Ege kıyısında. Benim çocukluğumu geçirdiğim ve çocukluğumla beraber terk ettiğim İzmir’de eğer üniversite öğrencisiyseniz, eğer özgürseniz, eğer âşıksanız; eski bir evin cumbasından sokağa sarkan büyük göğüslü basma entarili azgın teyzelerin ergen çocuklarda uyandırdığı duyguları uyandıracaktır o şehir sizde.
Oysa benim için asla öyle olmadı bir daha.
DENİZ BAŞAR
Aslında aradan kısa bir zaman geçti ama aklımda kalan bir zaman yediğim bir dondurmanın tat imgesi kadar uçucu, bir görüntü bile yok belleğimde zorla tutulmuş.
Akışkandır zaten bellek. Oldukça da loş. (Bir seferinde bir fotoğrafçı okulumuzda konferans vermişti. “Fotoğrafın keşfinden önce bellek var mıydı? Ya da nasıldı?” diye sormuştu. Büyük bir özgüvenle “tabii ki vardı” demiştim. Anılar kayıt altına alınmadan da vardırlar. Hem anı dediğin görüntü müdür? Kör doğsak anımız olmayacak mıydı?)
Size İzmir’i anlatacağım. Hatırladığım kadarıyla. Ki ne yazık ki çok az hatırlıyorum.
İzmir kronolojik öz tarihimde ikiye bölünür. Bu bölünmeden önce çok az anı vardır. (Hem zaten “Angela’nın Külleri”nde öyle yazmaz mı? “Ancak mutsuz çocuklukların anısı kalır.”) Tat imgesinden de uçucudur artık bu anılar, neredeyse bir dokunuşun ürpertisi kadar anımsamaya gelmeyen anlardır. Annemle Bostanlı’ya gidişimizi, bana diş fırçası alışımızı ve annemin bana “aferin, bugün çok uslu durdun” deyişini, Karşıyaka’da Yalıboyu Apartmanı’nda sahil yolunun inşaatından dolayı balkona çıkamayışımızı (hâlbuki ev denize körfeze bir taş atımı mesafede diye, büyük özverilerle alınmıştı ben doğmadan önce), annemin bana, bize balkonu haram eden ve daha da edecek olan aletlerin adlarını öğretişini (buldozer, ekskavatör, vinç…), Göztepe’de akşamüstü otobüs durağına yürürken sarhoş bir sürücünün kontrolü kaybetmesi sonucu göğüs kafesi ve kafatası ezilerek ölen (yani böcek gibi ezilen) kardeşim bildiğim arkadaşımla beş yaşında ilk defa Karşıyaka Çarşısı’nda sinemaya götürülüşümüzü (Aslan Krala gitmiştik), Bostanlı’da aldığım bir org dersinde pencereden gördüğüm küçücük parkın mor banklarının bana nedense çok uçuk gelişini, babamın bana vapuru öğretmek için bir cumartesi günü beni Pasaport İskelesi’ne geçirişini ve rastgele bir kuyumcu vitrininden öylesine istediğim bir kolye ucunun (gümüşten, bütün eklemleri oynayan bir palyaçoydu) babam tarafından ikiletmeden alınışını, Yalıboyu Apartmanı’nın arka balkonundan görünmeyen her yeri ve arka balkonda ben oyun oynarken karşı balkondan benimle konuşan teyzeyi, salonun penceresinden bakarken sahil yolunun karşısında gördüğüm pamuk şekerciyi “şeker” diye tutturduğum için cümle alem balkondan bağırarak çağırışımızı, her okul dönüşü dondurma aldığım bakkalı, ben orta ikideyken ilk ve son kez yağan karı (ki bu bir şenliktir aslında, “İzmir’de kar var!”, saat kulesi ve palmiyelerde kar, neredeyse fantastik bir görüntü), orta sonda iyi geçen bir dershane sınavının sonunda yağmur altında eve dönmek için çıkmışken ailemin köşe başında habersiz belirip beni sinemaya götürüşünü…
Sonra ikinci kısım var aklımda. Burası Mavişehir. Duvarları olmasa da güvenlik görevlileri olan bir site. (Toplu konut deliliği yeni başlıyor, “kent içinde bir huzur yuvası”. EGS park, sabah mahmurluğu ve her şeyin sona erdiği hissi. Daha doğrusu “yeni hiçbir şey olmayacak” hissi. Hep İzmir de uyanacağım gibi, hep Altınyol’dan eve varacağım gibi, hep en fazla Pan Kitapevi’nde zaman geçireceğim gibi, hep aynı şeylere sinirleneceğim gibi, burada boğuluyormuşum gibi.)
Yaşlandım hâlbuki ben İzmir’de. Ben kendimi bilecek yaştayken Karşıyaka İskelesi’nin üst katı kocaman bir kitapçıydı, dört katlı, en alt katta dergiler, orta katta kitaplar ve CD’ler, bir üst katta sadece kitaplar vardı, en üst katta ise küçücük bir sinema (bu sinema sadece güzel olduğuna inandığı filmleri gösterirdi ve yeni film alma zahmetine pek girmezdi, Titanic’i bir iki sene göstermişlerdi) Sonra zaman geçti alt kat dekoratif mobilya mağazası oldu. Zaman geçti orta kat önce kafe, sonra atari salonu sonra başka bir şey oldu. Sonra daha da zaman geçti satıldı kentin gözündeki kitap evi Garanti Bankası oldu. Ve böylece Karşıyaka Çarşısı’nın girişi, yani şu boğumlu kentin en kızgın noktası gerçek bir kapital üçgen içinde kaldı: bir ucu eski Yapı Kredi yeni Akbank, bir ucu İş Bankası, bir ucu Garanti Bankası.
Ya da mesela Mavişehir’in ortasındaki büyük çocuk parkında şimdi işlevsiz bir şemsiye gibi duran ve şu an her çocuk için işlevi bir muamma olan eski dönme dolap iskeletini tanıyan son insanlardanım. Sonra Mavişehir’de bakkal bile olmadığı zamanları bilirim. Her şey için en yakın Bostanlı’ya uzanmak gereken zamanları, sonra yavaşça önce Kipa, sonra Egs, sonra CarfourSA’nın açılışını, Mavişehir’in başka toplu konut alanlarıyla çevrelenmesini, Atakent ile Mavişehir’in arasında kalan yeşil kavşak karnında otlayan gecekondu kaçkını yılkı atlarını, sarhoş sürücülerin o atlara çarpmasını ve hep böyle uzayıp giden noktasız virgülsüz esnetilen Ege usulü zaman darlığını ve mekân kıtlığını…
Zamanın bu süre gidişi içinde belleğimde bir kırılma var. Kenti algılamamla ilgili büyük bir kırılma. Alışkanlıkla sevilip benimsenen bir yerin nasıl nefrete dönüşebildiğinin açıklaması. Bir anlama noktası belki, Dostoyevski’ye göre sara krizine girmeden önce algıların açıldığı o son saniye, bana göre bir boşluk anı – kulak çınlamasının bir anlığına her şeyi silmesi gibi. Kim demişti çocuklar ilk hayal kırıklığında büyür diye?
Boş bir an var sonra. Tavana bakıyorum. Sanırım bir elektro şoktan sonra bilinç kapalı ama gözler açıkken insan tavana böyle bakar. Sonra bir bilyenin yere düşme zorunluluğu gibi öfkeleniyorum. Öfkeyi o gün öğreniyorum.
Ve sonra İzmir. Büyük harflerle İZMİR, küçük harflerle izmir, tabelalarda İzmir, yerde ve gökte, her yerimi bir sur duvarı gibi çeviren ve dişlerimden parmaklarıma her yerimi kilitleyen İzmir.
İzmir.
Oysa İlhan Berk ne denli sevgiyle anlatı Uzun Bir Adam’da İzmir’i. Bir arkadaşıyla bisiklet çalıp Manisa’dan üç saatte gitmişlerdir yeniyetmelikte İzmir’e ve bu şehirde görmüştür denizi ilk ve hiç şaşırmamıştır hep resimlerinde boyadığı için denizi. Babam için de özgürlüktür burası, çalışan tek akrabalarını sömürmeyi analık, kardeşlik, teyzelik, amcalık bilen bir ordu insandan, Bergama’dan kaçıp gelinen yerdir İzmir. Üniversiteye gelenler için, umut ederek hemşeri yanına göçenler için, gericilikten çok korkanlar için, ne çok insan, ne çok insan için özgürlüktür benim pranga bildiğim ve hiç de öyle hasretinden prangalar eskitmediğim bu yer.
Size ne güzel şeyler anlatabilirdim oysaki değil mi? Kent melankolisinden vururdum kendimi aşağı, akşamüstü yalnızlığından çıkardım, Kordon’da gayet kamusal ot içen tüm insanlara sevgilerimi iletir, Kıbrıs Şehitleri’nin çakma punklarını yanaklarından öper, Karşıyaka holiganlarıyla beraber gece yarısı Göztepe’ye sprey boyayla baskına gider ve duvarlardaki tüm Göztepe yazılarındaki “z”leri “t” yapar, eve “kız arkadaşında ders çalıştıktan sonra sabah erkenden dönen” daha on sekiz olmamış küçük kızların saçını çeker, Alsancak İskele’sinde gitar çalan ayağı aksak abiye ne kadar bozukluk varsa verir, bütün gün bir baltaya sap olmaya mecali olmayanlar gibi dolanıp dururdum. Size 121 numaralı otobüsü (ki çok ayrı bir yazı konusudur kendisi), bisiklete binmeyi, Alsancak BugerKing’de başlayan ve biten orta sınıfa mensup ergenlerin aşk çokgenlerini, Yakın Kitapevi’nden el yapımı cam divit satın almayı, Dantel Sokak’a sapmayı, Kıbrıs Şehitleri’ndeki sokak tiyatrolarını ve güneşli günlerde bilmem hangi örgütün yaptığı yere oturup kitap okuma eylemlerinin muhteşemliğini, güneşli günleri, Fiesta Kafe’de fal baktırmayı, Gazi Kadınlar Sokağını, Viran Gönüller Kahvesini, Konak Meydanı’ndan Karşıyaka vapuruna yetişmek için koşarken kumru alamamanın acısını, Bostanlı sahilinde pelikanları izlemeyi, İzmir’in çok sakıngan baharını sadece pembe-beyaz çiçek açan badem ağaçlarından anlayabileceğinizi (doğru ya, ben İstanbul’a gelene kadar bahar diye bir mevsimin neden ayrı bir adı olduğunu hiç anlayamamıştım) … anlatabilirdim evet.
Ama üzgünüm, bunları anlatasım yok. Size ne İzmir’in ölümcül cazibesini (gerçek bir emeklilik hayali), ne İzmir’in kuytusunu, ne de ayazını (el ayak kesen, şehvetten delirmiş gibi dudak patlatan ayazını) anlatasım var…
Gidince kendiniz öpüşürsünüz palmiye ağaçlarının altında. Canınızın çektiği gibi âşık olur, gece bağırabildiğiniz kadar bağırırsınız, olur çünkü bunlar Ege kıyısında. Benim çocukluğumu geçirdiğim ve çocukluğumla beraber terk ettiğim İzmir’de eğer üniversite öğrencisiyseniz, eğer özgürseniz, eğer âşıksanız; eski bir evin cumbasından sokağa sarkan büyük göğüslü basma entarili azgın teyzelerin ergen çocuklarda uyandırdığı duyguları uyandıracaktır o şehir sizde.
Oysa benim için asla öyle olmadı bir daha.
DENİZ BAŞAR
Dosya- FORMÜL ÖZÜ
Çocukken dünyanın güzelliği bahçeden topladığım çiçeklerin çokluğu kadardı. Çünkü onları ezmek suretiyle, karıştırarak ne olduğu belirsiz, formül adı verilen bir karışıma dönüştürüyorduk. Ne kadar yabani papatya o kadar çok “ formül özü” demekti. Ne kadar çok formül özü, arkadaşlar tarafından o kadar kabul edilmek demekti. Bahçe ve balkona ilişkin anılarımı kendi zihnimde kurduğum kente aktarmak çok zor, çünkü gerçek kentle bağlantı kurmaya başladığım zamanlarda çocukluğum geride kalmıştı.
“Nerede oturuyorsunuz?” sorusuna 5 yaşından beri “Batıkent” diye cevap veriyorum (Ondan önceki oyun alanım olan Subay Evlerini ise, arkadaşım Eren anneannesinden sürekli dayak yediği için hatırlamamaya karar vermiştim).
Batıkent, Yenimahalle Belediyesi’ne bağlı, 1973 yılında Vedat Dolakay’ın belediye başkanı seçilmesiyle, çarpık kentleşmeye çözüm olması amacıyla üretilmiş bir projedir. Murat Karayalçın döneminde altyapısı sağlanmış, Melih Gökçek döneminde metro hattının tamamlanmasıyla, şehir merkezine 25 dk uzaklıkta, sitelerden oluşan bir yerleşim birimi haline gelişmiştir. En fazla 5 katlı binaların bulunduğu, bahçeli ve müstakil konutların yer aldığı Batıkent’in, şimdilerde, yeşil alan olarak ayrılmış parsellerin, 14 katlı yedişer tane devasa konutla kaplanmasıyla, kendi kendini çarpıttığına tanık oluyorum. En azından ben kendi çocukluğumda mutluyum, o zamanlar gözüme çarpık gelen pek az şey vardı, mesela dizlerim:
Dizlerim yara bere içinde bahçe duvarlarından tırmanıp, bahçedeki ardıç ağaçlarının meyveleriyle besleniyor süsü vererek izcilik oynardık. Şimdi Kevin Lynch’ten haberdar olduğuma göre, çocukluğumun unutulmaz nirengilerini sıralıyorum: Toplanıp yerden yüksek oynadığımız, sitenin ortasındaki küçük park çocukluğuma damgasını vurmuştur. Öğlen vakti 45 derece sıcaklıkta salıncakta gözlerim kapalı hırsla sallanırken midemin bulanışını hala hissedebilirim.
Evimizin önündeki sokak lambasının altında, daima çizili duran seksek tam bir odaktı işte! Evet evet, çünkü tam yanında çin-çan da oynardık. Orada yakan top da oynadığımızdan cılız kollarımla topu yeterince fırlatamadığım için dahil olduğum sosyal grubun içinde zayıf halka seçilirdim.
Sınır algım ise sadece saklambaç oynarken ortaya çıkardı, çam ağacı ve bahçe duvarları dışında, doğal ve yapay sınır tanımazdım. Sonraları sosyal sınırlarla karşılaştım ama Kevin Amca henüz onları benim için tanımlamamıştı.
On bir yaşımda, 2 tekerli ve vitesli bisikletim sayesinde, “bağlantılar” kurmayı başardım. Gerçi bu bağlantılar, evin 50 metre ötesindeki büfe ve parka çıkan dik yokuş arasında, trafiğin neredeyse olmadığı 3. dereceden yollardan oluşan bir güzergahtı. Yaşadığım her yer homojendi, ama en çok küçük parkımızı sevdiğimden, orası en yoğun eğlence bölgesiydi…
En son geçen yaz, çok da yıldız vardı, o küçük parkta çocukluğumu görmeye gittim. Nerde o eski çocuklar dedim, içlendim. Gökyüzü, yine bu parkta kahkahalar içinde, “daha hızlı salla baba, daha hızlı” diye haykırdığım o güzel gece gibiydi. Elimle havayı karıştırıp çocukluğuma bir selam çaktım, elbet yıldızlarda bir yerlerdeydi…
GÜLŞAH EKER
“Nerede oturuyorsunuz?” sorusuna 5 yaşından beri “Batıkent” diye cevap veriyorum (Ondan önceki oyun alanım olan Subay Evlerini ise, arkadaşım Eren anneannesinden sürekli dayak yediği için hatırlamamaya karar vermiştim).
Batıkent, Yenimahalle Belediyesi’ne bağlı, 1973 yılında Vedat Dolakay’ın belediye başkanı seçilmesiyle, çarpık kentleşmeye çözüm olması amacıyla üretilmiş bir projedir. Murat Karayalçın döneminde altyapısı sağlanmış, Melih Gökçek döneminde metro hattının tamamlanmasıyla, şehir merkezine 25 dk uzaklıkta, sitelerden oluşan bir yerleşim birimi haline gelişmiştir. En fazla 5 katlı binaların bulunduğu, bahçeli ve müstakil konutların yer aldığı Batıkent’in, şimdilerde, yeşil alan olarak ayrılmış parsellerin, 14 katlı yedişer tane devasa konutla kaplanmasıyla, kendi kendini çarpıttığına tanık oluyorum. En azından ben kendi çocukluğumda mutluyum, o zamanlar gözüme çarpık gelen pek az şey vardı, mesela dizlerim:
Dizlerim yara bere içinde bahçe duvarlarından tırmanıp, bahçedeki ardıç ağaçlarının meyveleriyle besleniyor süsü vererek izcilik oynardık. Şimdi Kevin Lynch’ten haberdar olduğuma göre, çocukluğumun unutulmaz nirengilerini sıralıyorum: Toplanıp yerden yüksek oynadığımız, sitenin ortasındaki küçük park çocukluğuma damgasını vurmuştur. Öğlen vakti 45 derece sıcaklıkta salıncakta gözlerim kapalı hırsla sallanırken midemin bulanışını hala hissedebilirim.
Evimizin önündeki sokak lambasının altında, daima çizili duran seksek tam bir odaktı işte! Evet evet, çünkü tam yanında çin-çan da oynardık. Orada yakan top da oynadığımızdan cılız kollarımla topu yeterince fırlatamadığım için dahil olduğum sosyal grubun içinde zayıf halka seçilirdim.
Sınır algım ise sadece saklambaç oynarken ortaya çıkardı, çam ağacı ve bahçe duvarları dışında, doğal ve yapay sınır tanımazdım. Sonraları sosyal sınırlarla karşılaştım ama Kevin Amca henüz onları benim için tanımlamamıştı.
On bir yaşımda, 2 tekerli ve vitesli bisikletim sayesinde, “bağlantılar” kurmayı başardım. Gerçi bu bağlantılar, evin 50 metre ötesindeki büfe ve parka çıkan dik yokuş arasında, trafiğin neredeyse olmadığı 3. dereceden yollardan oluşan bir güzergahtı. Yaşadığım her yer homojendi, ama en çok küçük parkımızı sevdiğimden, orası en yoğun eğlence bölgesiydi…
En son geçen yaz, çok da yıldız vardı, o küçük parkta çocukluğumu görmeye gittim. Nerde o eski çocuklar dedim, içlendim. Gökyüzü, yine bu parkta kahkahalar içinde, “daha hızlı salla baba, daha hızlı” diye haykırdığım o güzel gece gibiydi. Elimle havayı karıştırıp çocukluğuma bir selam çaktım, elbet yıldızlarda bir yerlerdeydi…
GÜLŞAH EKER
SALINCAK
Yılkı atları misali bir yorgunluk
Bu genç yaşımda sis sirenleri
Mezuniyet için sözlü sınav bittiğinde Engin Bey doğu yeşili hareli gözlerini, açık kumral sakalı gür ve yıpranmış yüzünü (tüm yitik devrim hayalleri, işkence günleri ve hasretten prangalar eskitmelerden sonra elde kalan didaktik ve sonsuz gündelik işler silsilesi içinde Muş’lu bir adam: Engin Bey – edebiyat öğretmeni – ölümünden sonra Che Guavera) bana çevirdi ve genel eleştirilerini yaptı. Her zamanki gibi ortalama bir iş yaptığımı düşünüyordum ki Engin Bey kısa ve müzikal bir esten sonra benimle gurur duyduğunu söyledi. Bir gülümseme zorla büyüdü içimde.
Ve buhranlı bulantılı sıkıntılar
Soğuk algınlığı depresyonlar
Okul çantası ve cefakar büyüme sızıları
Sınav bitince çıkıyorum, hala mutluyum içimde uçuverecek bir kuş gibi korkuyla özgürlüğe açılıyorum: okul kapısından öğle vakti çıkmak! Mutluluk hemen serçelerin şaşkın ve nedensiz ataklığıyla kaçıvermek için fırsat kolluyor.
Otobüs bekliyorum durakta, gelip geçen küçük çocuklara acıyorum; daha kaç tane sınava girecekler, kaç kez okul yolunu bitkin dönerken otobüste ayakta kalmak istemeyen mor farlı komşu teyzeler altın günü dönüşü onları ayakta kalmaya zorlayacak ve terbiyesizliklerinden dem vuracak, kaç kez zayıf alacaklar, kaç kez ailelerini, öğretmenlerini ya da kopya için onlara güvenen arkadaşlarını hayal kırıklığına uğratacaklar? Zavallı çocuklar…
Ve peltek körüklü otobüste gecekondu sıkışıklığı
Cehennemi inkar seansları ve östrojen
İnsan kokuları ve korkuları
Otobüse şeker pembesi baharlık montumla açık mavi gökyüzünün kıpırtısızlığına gülümseyerek biniyorum. Dinginlik ışıldıyor üzerimde, bu tüm mutsuz bakışları mıknatıs gibi çekiyor - kan kokusu alan köpek balıkları gibi… Fark ederler dinginliği ve fark ediyorlar.
“Hanımefendi öğrenci kartınızı gösteriniz!”
“Öğrenci kartım yanımda değil, artı miktar neyse ödeyeyim.”
Ödeyip uzaklaşıyorum. Şoför beni bozamamaktan huzursuz arkamdan duyulabilir şekilde mırıldanıyor: “Öğrenci değilsiniz zaten.” Siz diye hitap ediyor – zavallı adam puslu bir kahvehane aynası gibi kendine nasıl hitap edilirse öyle hitap etmeyi düşünerek değil yansıtarak becerebiliyor. (“Bu memuriyetle özdeşleşmiş sonsuz memnuniyetsizlik durumu.”) Adam o kadar hoyrat mırıldanıyor ki söylediği şeyi ancak bir iki saniye sonra anlıyorum ve cevap vermek için geç kalmış oluyorum.
İç bayan pahalı parfümler gibi yapışkan korku
Öylesine ki dehşet
var gücünle haykırsan da boşalmayan
Şu bir iki kuruş için kesilen faturalara bak, bu insanlar ki hepsi kirli yüzlü, pis sakallı yıkanmamış ve yıpranmış üniformalar giyen adamlar, adamcıklar, sonsuz bir sıkıntı içinde her huzura çomak sokmayı iş edinenler. Tek tek ancak bir deve dikeni kadar zararlılar fakat birleşince bir canavar ediyorlar.
Bu canavardan kaçma hayali kuruyorum, onların asla giremeyeceği yerlere: kütüphaneler, üniversiteler, müzeler, tiyatrolar ya da Beyoğlu bağımsız sinemaları…
Konak meydanını vapur için (deniz için) çakıllı yoldan yürüyerek aşarken bu canavarın parçaları beni gözetlemeye devam ediyor, bir an başlarını kaldırıp sarı ya da kanlı –yara gibi- gözleriyle bana bakıyorlar sonra başlarını çeviriyorlar – bana bakmaya bile tahammülleri yok – olmasında!
Faili meçhul bir güz akşam üstü
üzerimde pardösü ve lacivert kadife botlarla, İstanbul’da
burnum sürtülmüş kaldırım taşlarına
Onca platin saçlı güneş gözlüklü kadın varken bu tüküren, göbeğini kaşıyan, sümküren ve homurdanan yaratık niye beni izliyor? Bu kadar hasetli mi huzura bu tırnaklarının arası bir milim kir ve geçen mastürbasyondan kalma döl ile dolu adamlar?
cephanesi bitmiş öfkemin
Not alıyorum, sonsuz zihin notları, hep yazılacak öyküler var, bazen benden sadece bu kalıyor. Harikalar Diyarında havada sadece sırıtışı asılı kalan kedi gibi, varlığımdan sadece elim kalıyor geriye: yazan bir el.
devralmış hüzün vatani görevi
bir es
ve mutlak ateşkes vakti
Bu bahar günü tuhaf bir kıpırtı var içimde. Öylesine; yok yere: dilde erirken tat tomurcuklarında havai fişekler patlatan pembe pamuk şekeri gibi, bir akşam üstü alacasının dinginliği tenimde buğu gibi zerre zerre birikmiş bunca zaman, yeni fark ediyorum.
Yol bitiyor… Sınav çıkışı, eve dönüş.
İşgal edilmiş bir dönem gençliği ile salıncakta sallanmak
Ve uyumak hayali
DENİZ BAŞAR
Bu genç yaşımda sis sirenleri
Mezuniyet için sözlü sınav bittiğinde Engin Bey doğu yeşili hareli gözlerini, açık kumral sakalı gür ve yıpranmış yüzünü (tüm yitik devrim hayalleri, işkence günleri ve hasretten prangalar eskitmelerden sonra elde kalan didaktik ve sonsuz gündelik işler silsilesi içinde Muş’lu bir adam: Engin Bey – edebiyat öğretmeni – ölümünden sonra Che Guavera) bana çevirdi ve genel eleştirilerini yaptı. Her zamanki gibi ortalama bir iş yaptığımı düşünüyordum ki Engin Bey kısa ve müzikal bir esten sonra benimle gurur duyduğunu söyledi. Bir gülümseme zorla büyüdü içimde.
Ve buhranlı bulantılı sıkıntılar
Soğuk algınlığı depresyonlar
Okul çantası ve cefakar büyüme sızıları
Sınav bitince çıkıyorum, hala mutluyum içimde uçuverecek bir kuş gibi korkuyla özgürlüğe açılıyorum: okul kapısından öğle vakti çıkmak! Mutluluk hemen serçelerin şaşkın ve nedensiz ataklığıyla kaçıvermek için fırsat kolluyor.
Otobüs bekliyorum durakta, gelip geçen küçük çocuklara acıyorum; daha kaç tane sınava girecekler, kaç kez okul yolunu bitkin dönerken otobüste ayakta kalmak istemeyen mor farlı komşu teyzeler altın günü dönüşü onları ayakta kalmaya zorlayacak ve terbiyesizliklerinden dem vuracak, kaç kez zayıf alacaklar, kaç kez ailelerini, öğretmenlerini ya da kopya için onlara güvenen arkadaşlarını hayal kırıklığına uğratacaklar? Zavallı çocuklar…
Ve peltek körüklü otobüste gecekondu sıkışıklığı
Cehennemi inkar seansları ve östrojen
İnsan kokuları ve korkuları
Otobüse şeker pembesi baharlık montumla açık mavi gökyüzünün kıpırtısızlığına gülümseyerek biniyorum. Dinginlik ışıldıyor üzerimde, bu tüm mutsuz bakışları mıknatıs gibi çekiyor - kan kokusu alan köpek balıkları gibi… Fark ederler dinginliği ve fark ediyorlar.
“Hanımefendi öğrenci kartınızı gösteriniz!”
“Öğrenci kartım yanımda değil, artı miktar neyse ödeyeyim.”
Ödeyip uzaklaşıyorum. Şoför beni bozamamaktan huzursuz arkamdan duyulabilir şekilde mırıldanıyor: “Öğrenci değilsiniz zaten.” Siz diye hitap ediyor – zavallı adam puslu bir kahvehane aynası gibi kendine nasıl hitap edilirse öyle hitap etmeyi düşünerek değil yansıtarak becerebiliyor. (“Bu memuriyetle özdeşleşmiş sonsuz memnuniyetsizlik durumu.”) Adam o kadar hoyrat mırıldanıyor ki söylediği şeyi ancak bir iki saniye sonra anlıyorum ve cevap vermek için geç kalmış oluyorum.
İç bayan pahalı parfümler gibi yapışkan korku
Öylesine ki dehşet
var gücünle haykırsan da boşalmayan
Şu bir iki kuruş için kesilen faturalara bak, bu insanlar ki hepsi kirli yüzlü, pis sakallı yıkanmamış ve yıpranmış üniformalar giyen adamlar, adamcıklar, sonsuz bir sıkıntı içinde her huzura çomak sokmayı iş edinenler. Tek tek ancak bir deve dikeni kadar zararlılar fakat birleşince bir canavar ediyorlar.
Bu canavardan kaçma hayali kuruyorum, onların asla giremeyeceği yerlere: kütüphaneler, üniversiteler, müzeler, tiyatrolar ya da Beyoğlu bağımsız sinemaları…
Konak meydanını vapur için (deniz için) çakıllı yoldan yürüyerek aşarken bu canavarın parçaları beni gözetlemeye devam ediyor, bir an başlarını kaldırıp sarı ya da kanlı –yara gibi- gözleriyle bana bakıyorlar sonra başlarını çeviriyorlar – bana bakmaya bile tahammülleri yok – olmasında!
Faili meçhul bir güz akşam üstü
üzerimde pardösü ve lacivert kadife botlarla, İstanbul’da
burnum sürtülmüş kaldırım taşlarına
Onca platin saçlı güneş gözlüklü kadın varken bu tüküren, göbeğini kaşıyan, sümküren ve homurdanan yaratık niye beni izliyor? Bu kadar hasetli mi huzura bu tırnaklarının arası bir milim kir ve geçen mastürbasyondan kalma döl ile dolu adamlar?
cephanesi bitmiş öfkemin
Not alıyorum, sonsuz zihin notları, hep yazılacak öyküler var, bazen benden sadece bu kalıyor. Harikalar Diyarında havada sadece sırıtışı asılı kalan kedi gibi, varlığımdan sadece elim kalıyor geriye: yazan bir el.
devralmış hüzün vatani görevi
bir es
ve mutlak ateşkes vakti
Bu bahar günü tuhaf bir kıpırtı var içimde. Öylesine; yok yere: dilde erirken tat tomurcuklarında havai fişekler patlatan pembe pamuk şekeri gibi, bir akşam üstü alacasının dinginliği tenimde buğu gibi zerre zerre birikmiş bunca zaman, yeni fark ediyorum.
Yol bitiyor… Sınav çıkışı, eve dönüş.
İşgal edilmiş bir dönem gençliği ile salıncakta sallanmak
Ve uyumak hayali
DENİZ BAŞAR
KEDİ : Masalistan'da İlk Gün
KEDİ: MASALİSTAN’DA İLK GÜN
"Oynama Burhan, oynama...Oynama şıkıdım şıkıdım.. Millet çıkmış meydana.. Kızları almış yanına..Yukarı da Burhan, yukarı..Çık ağaçtan indir kediyi.. Oynama Burhan, oynama.. Şıkıdım, şıkıdım oynama.."
İtfaiye aracının merdiveni ağır ağır yükselirken sepetin içindeki itfaiyecilerden biri, Burhan, kendini meydana kurulan dev hoparlörlerin yaydığı müziğin ritmine kaptırmış hem söyleniyor hem oynuyordu.
"Ohh! Keyfin yerinde Burhan Abi, ikicik de dönseydik bari."
"Ne keyfi, oğlum? Keyif yapanlar meydanda. Onlar oynuyor şıkıdım şıkıdım, biz çıkmışız ağaç tepesinde kedi avına. Sinirden oğlum bizimki, oynatmamak için kafayı oynuyoruz, anlayacağın."
"Valla ben orasını anlamam, Burhan Abi, aşağıda televizyoncular bizi çekip duruyorlar; şöyle sepetin içinde bir iki figür patlatsak akşama kesin televizyondayız. Millet Tarkan'ı değil bizi konuşur, meşhur oluruz, meşhur."
"Bırak oğlum bu işleri. Kaç dündür televizyonlardaydık işte, kanal kanal gezdik, yetmedi mi? Hay mübarek hayvan, ne bok aramaya çıktın bu kadar tepelere? Gel pisi pisi."
"Abi, bu hayvan korkmuş, havai fişeklerdendir."
"Saçmalama oğlum, fişeklerden korksa ağaca çıkmazdı; yukarıda patlıyor fişekler, yerde değil."
"O zaman garanti gökten inmiştir."
"Şimdi sana bir kafa koyarım, Rıza, gökten kedi mi inermiş itfaiyeci mi, cümle alem öğrenir canlı yayında. Dalga mı geçiyorsun ulan, benimle. Gökten inmişmiş…”
Kedinin de söyleyecekleri vardı yaklaşan sepetteki adamlara. Nereden başlayacağını bilemiyor, başına gelenleri toparlamaya çalışıyordu, ama çabasının boşuna olduğunun da farkındaydı; kim inanırdı ki Göttingen’de, üniversite caddesinde yürürken tanımadığı birinin saldırısına uğrayıp boğazı ve bedeni sıkılıp fare kadar küçültülecek, sonra önüne atıldığı kedi tarafından yutulacak ve saldırganın kediyi kuyruğundan tutup havaya fırlatmasıyla taa buralara kadar uçarak gelmiş olacak.. Umutsuzca bile olsa bir şeyler söylemek için atıldı:
“Miyavvv!”
İşte o anda Jacob, hiç tanımadığı bir ülkede, bilmediği bir zamanda, kocaman bir çınar ağacının tepesindeki incecik bir dala tırnaklarını geçirmiş, yerden metrelerce yukarıda durmak ve sırılsıklam ıslak olmaktan falan değil, derdini anlatmak için ağzını açtığında miyavlamaktan başka bir şey yapamayacağını anlamış olmaktan dolayı gözleri yuvalarından fırlamış, tüyleri diken diken olmuş bir durumda tir tir titremeye başlamıştı. İnsan gibi düşünecek, insan gibi algılayıp yorumlayacak, okuduğu, yazdığı onca kitabı, yaptığı bütün araştırmaları satır satır anımsayacak, sonra birden, öyle yürürken, kardeşi Wilhelm onu cafede beklerken bir şeyler olacak, kedi olacak, miyavlayacak.. Sadece miyavlayacak..
“Miyavvv!”
“Abi, fena ürkmüş hayvancık. Direğe çıksa elektriğe kapılmış sanırdık, kirpi gibi olmuş valla, tüylere bak.”
“Saldırmasın lan bize. Ver şu eldivenleri bana.”
“Yüzüne atlamasın yeter, abi.”
“Sağ ol, Rıza, uyardığın için Allah razı olsun.”
“Sana da yaranılmıyor bu gün, ne söylesek fırça yiyoruz. Sen de sağ ol, Burhan Abi.”
“Şimdi de triplere girdik.. Bırak kapris yapmayı da bezi hazırla, ben kediyi alınca ürkütmeden üzerine örteceksin, tamam mı?”
“Tamam abi, tamam. Ben hazırım.”
“Gel pisi pisi.”
“Miyavvv!”
“ Burhan Abi be, kızmazsan bir şey söyleyeceğim, ha?”
“Eh! Söyle bakalım.”
“Abi, bu kedinin miyavlamasında biraz Alman aksanı mı var, bana mı öyle geldi?”
“Oynama, Rıza, oynama.”
Hiç direnmedi Jacob, itfaiyeci onu sımsıkı sarıldığı daldan bir tırtılı söküp alır gibi her tırnağının tek tek ayrılışını hissederek kopardığında ne olur ne olmaz diyerek yüzünden uzak tutmaya çalışmış ama, uysallığını görünce çaresizliğine ve eğitilmiş olduğuna yorarak yavaşça göğsüne yaslamış, elinde bezle hazır bekleyen Rıza’ya “Gerek yok.” işareti yapmıştı. O anda tüm vücuduna, kedi vücuduna, yayılan sıcacık bir güven ve rahatlama duygusuyla ağlama krizine giren Jacob’dan dışarıya yansıyan mırıltılı ve hırıltılı belli belirsiz bir kedi miyavlamasıydı sadece. Artık neler olduğunu anlamaya çalışmaktan çok bundan sonra neler olacağını düşünmek zorunda olduğunun farkındaydı ama, buna hazır değildi. Az sonra yere inecek ve yepyeni bir hayata başlayacaktı ki, hiçbir şekilde tahmin edemeyeceği şartlarla baş etmesi gerekecekti. Hiç bitmesin istiyordu daldan yere doğru olan bu yolculuğun, başını okşayan itfaiyecinin eldivensiz elinin sıcaklığını kaybetmekten korkuyordu.
“Allah muhabbetinizi arttırsın, Burhan Abi, daha önceden tanışıyor muydunuz?”
“Bir bilişte bildin Rıza, Almanya’dan tanışıyoruz kendisiyle..”
“Burhan Abi, kediyi boş ver de aşağıya bir bak, şu televizyoncu kız önceki gün bizimle eylem çadırında röportaj yapan kız değil mi?”
“Hani lan?”
“Sağ tarafa bak abi, ta kendisi valla.”
“Oğlum, nerden çıktı bu kız şimdi ya? Bizi tanırsa yandık demektir.”
“Ne yaptık ki, abi?”
“Ne demek ne yaptık, Rıza, daha iki gün önce “İstanbullu, itfaiyene sahip çık!” diye bağıran, başkana kafa tutan, atan tutan biz değil miydik?”
“Haksız mıydık bağırırken abi, ekmeğimizin peşindeydik.”
“Haklıydık tabii. Ama ne oldu şimdi; bağırdık çağırdık, iki gün geçti aradan, hepsini yaladık yuttuk.”
“Onu da ekmeğimiz için yaptık.”
“Oooldu canım. Sana sorarsa öyle söylersin. Ben karşılaşmak istemiyorum, televizyonlara çıkıp cümle alemin önünde Tarkan gibi kıvırmak istemiyorum. Bir yolunu bulup kurtulalım şu kızdan.”
“Senin Alman arkadaşı salalım kızın üstüne, onunla oyalanırken sıvışır bineriz aracın içine.”
“Al, senin olsun, Rıza, bildiğin gibi yap. Gözü çıksın bu yoksulluğun, düştüğümüz hallere bak, ekmeğimiz için.”
Masalistan toprağına ayak basması bazı ulusal ve uluslar arası kanallarda canlı yayınlanırken jacob, televizyonlara çıkışının ne ilk olduğunun ne de son olacağının –hatta televizyon diye bir şeyin var olduğunun- farkında ve bilincinde değildi. Tek bildiği, yapılan bütün bu törenlerle, kutlamalarla Masalistan’a gelişinin bir ilişkisinin olmadığıydı. Ve bir de patilerinin altını üşüten soğuk asfaltta koşar adım ilerlerken karnının acıkmaya başladığı..
ÖYKÜ ÖZKAN
"Oynama Burhan, oynama...Oynama şıkıdım şıkıdım.. Millet çıkmış meydana.. Kızları almış yanına..Yukarı da Burhan, yukarı..Çık ağaçtan indir kediyi.. Oynama Burhan, oynama.. Şıkıdım, şıkıdım oynama.."
İtfaiye aracının merdiveni ağır ağır yükselirken sepetin içindeki itfaiyecilerden biri, Burhan, kendini meydana kurulan dev hoparlörlerin yaydığı müziğin ritmine kaptırmış hem söyleniyor hem oynuyordu.
"Ohh! Keyfin yerinde Burhan Abi, ikicik de dönseydik bari."
"Ne keyfi, oğlum? Keyif yapanlar meydanda. Onlar oynuyor şıkıdım şıkıdım, biz çıkmışız ağaç tepesinde kedi avına. Sinirden oğlum bizimki, oynatmamak için kafayı oynuyoruz, anlayacağın."
"Valla ben orasını anlamam, Burhan Abi, aşağıda televizyoncular bizi çekip duruyorlar; şöyle sepetin içinde bir iki figür patlatsak akşama kesin televizyondayız. Millet Tarkan'ı değil bizi konuşur, meşhur oluruz, meşhur."
"Bırak oğlum bu işleri. Kaç dündür televizyonlardaydık işte, kanal kanal gezdik, yetmedi mi? Hay mübarek hayvan, ne bok aramaya çıktın bu kadar tepelere? Gel pisi pisi."
"Abi, bu hayvan korkmuş, havai fişeklerdendir."
"Saçmalama oğlum, fişeklerden korksa ağaca çıkmazdı; yukarıda patlıyor fişekler, yerde değil."
"O zaman garanti gökten inmiştir."
"Şimdi sana bir kafa koyarım, Rıza, gökten kedi mi inermiş itfaiyeci mi, cümle alem öğrenir canlı yayında. Dalga mı geçiyorsun ulan, benimle. Gökten inmişmiş…”
Kedinin de söyleyecekleri vardı yaklaşan sepetteki adamlara. Nereden başlayacağını bilemiyor, başına gelenleri toparlamaya çalışıyordu, ama çabasının boşuna olduğunun da farkındaydı; kim inanırdı ki Göttingen’de, üniversite caddesinde yürürken tanımadığı birinin saldırısına uğrayıp boğazı ve bedeni sıkılıp fare kadar küçültülecek, sonra önüne atıldığı kedi tarafından yutulacak ve saldırganın kediyi kuyruğundan tutup havaya fırlatmasıyla taa buralara kadar uçarak gelmiş olacak.. Umutsuzca bile olsa bir şeyler söylemek için atıldı:
“Miyavvv!”
İşte o anda Jacob, hiç tanımadığı bir ülkede, bilmediği bir zamanda, kocaman bir çınar ağacının tepesindeki incecik bir dala tırnaklarını geçirmiş, yerden metrelerce yukarıda durmak ve sırılsıklam ıslak olmaktan falan değil, derdini anlatmak için ağzını açtığında miyavlamaktan başka bir şey yapamayacağını anlamış olmaktan dolayı gözleri yuvalarından fırlamış, tüyleri diken diken olmuş bir durumda tir tir titremeye başlamıştı. İnsan gibi düşünecek, insan gibi algılayıp yorumlayacak, okuduğu, yazdığı onca kitabı, yaptığı bütün araştırmaları satır satır anımsayacak, sonra birden, öyle yürürken, kardeşi Wilhelm onu cafede beklerken bir şeyler olacak, kedi olacak, miyavlayacak.. Sadece miyavlayacak..
“Miyavvv!”
“Abi, fena ürkmüş hayvancık. Direğe çıksa elektriğe kapılmış sanırdık, kirpi gibi olmuş valla, tüylere bak.”
“Saldırmasın lan bize. Ver şu eldivenleri bana.”
“Yüzüne atlamasın yeter, abi.”
“Sağ ol, Rıza, uyardığın için Allah razı olsun.”
“Sana da yaranılmıyor bu gün, ne söylesek fırça yiyoruz. Sen de sağ ol, Burhan Abi.”
“Şimdi de triplere girdik.. Bırak kapris yapmayı da bezi hazırla, ben kediyi alınca ürkütmeden üzerine örteceksin, tamam mı?”
“Tamam abi, tamam. Ben hazırım.”
“Gel pisi pisi.”
“Miyavvv!”
“ Burhan Abi be, kızmazsan bir şey söyleyeceğim, ha?”
“Eh! Söyle bakalım.”
“Abi, bu kedinin miyavlamasında biraz Alman aksanı mı var, bana mı öyle geldi?”
“Oynama, Rıza, oynama.”
Hiç direnmedi Jacob, itfaiyeci onu sımsıkı sarıldığı daldan bir tırtılı söküp alır gibi her tırnağının tek tek ayrılışını hissederek kopardığında ne olur ne olmaz diyerek yüzünden uzak tutmaya çalışmış ama, uysallığını görünce çaresizliğine ve eğitilmiş olduğuna yorarak yavaşça göğsüne yaslamış, elinde bezle hazır bekleyen Rıza’ya “Gerek yok.” işareti yapmıştı. O anda tüm vücuduna, kedi vücuduna, yayılan sıcacık bir güven ve rahatlama duygusuyla ağlama krizine giren Jacob’dan dışarıya yansıyan mırıltılı ve hırıltılı belli belirsiz bir kedi miyavlamasıydı sadece. Artık neler olduğunu anlamaya çalışmaktan çok bundan sonra neler olacağını düşünmek zorunda olduğunun farkındaydı ama, buna hazır değildi. Az sonra yere inecek ve yepyeni bir hayata başlayacaktı ki, hiçbir şekilde tahmin edemeyeceği şartlarla baş etmesi gerekecekti. Hiç bitmesin istiyordu daldan yere doğru olan bu yolculuğun, başını okşayan itfaiyecinin eldivensiz elinin sıcaklığını kaybetmekten korkuyordu.
“Allah muhabbetinizi arttırsın, Burhan Abi, daha önceden tanışıyor muydunuz?”
“Bir bilişte bildin Rıza, Almanya’dan tanışıyoruz kendisiyle..”
“Burhan Abi, kediyi boş ver de aşağıya bir bak, şu televizyoncu kız önceki gün bizimle eylem çadırında röportaj yapan kız değil mi?”
“Hani lan?”
“Sağ tarafa bak abi, ta kendisi valla.”
“Oğlum, nerden çıktı bu kız şimdi ya? Bizi tanırsa yandık demektir.”
“Ne yaptık ki, abi?”
“Ne demek ne yaptık, Rıza, daha iki gün önce “İstanbullu, itfaiyene sahip çık!” diye bağıran, başkana kafa tutan, atan tutan biz değil miydik?”
“Haksız mıydık bağırırken abi, ekmeğimizin peşindeydik.”
“Haklıydık tabii. Ama ne oldu şimdi; bağırdık çağırdık, iki gün geçti aradan, hepsini yaladık yuttuk.”
“Onu da ekmeğimiz için yaptık.”
“Oooldu canım. Sana sorarsa öyle söylersin. Ben karşılaşmak istemiyorum, televizyonlara çıkıp cümle alemin önünde Tarkan gibi kıvırmak istemiyorum. Bir yolunu bulup kurtulalım şu kızdan.”
“Senin Alman arkadaşı salalım kızın üstüne, onunla oyalanırken sıvışır bineriz aracın içine.”
“Al, senin olsun, Rıza, bildiğin gibi yap. Gözü çıksın bu yoksulluğun, düştüğümüz hallere bak, ekmeğimiz için.”
Masalistan toprağına ayak basması bazı ulusal ve uluslar arası kanallarda canlı yayınlanırken jacob, televizyonlara çıkışının ne ilk olduğunun ne de son olacağının –hatta televizyon diye bir şeyin var olduğunun- farkında ve bilincinde değildi. Tek bildiği, yapılan bütün bu törenlerle, kutlamalarla Masalistan’a gelişinin bir ilişkisinin olmadığıydı. Ve bir de patilerinin altını üşüten soğuk asfaltta koşar adım ilerlerken karnının acıkmaya başladığı..
ÖYKÜ ÖZKAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











